Tarihte hiçbir yenilik gökten düşmedi. Yeni olan her zaman eski olanın bağrında filizlendi. Tohum toprağın içinden çıkar, devrimler eski düzenlerin çelişkilerinden doğar, yeni düşünceler eski düşüncelerin sınırlarına çarptığı yerde ortaya çıkar.
Bu nedenle bir partinin, bir hareketin ya da bir siyasal arayışın eski kadrolardan doğmuş olması başlı başına bir kusur değildir.
Asıl soru şudur:
Yeni olan, eskiyi ne kadar aşabilmiştir?
Diyalektiğin temel yasalarından biri, gelişmenin yalnızca devamlılıkla değil kopuşla da gerçekleştiğini söyler. Yeni olan, kendisini doğuran geçmişten izler taşır; ancak gerçekten yeni olabilmesi için o geçmişin sınırlarını aşması gerekir.
Aksi halde ortaya çıkan şey değişim değil, tekrardır.
Türkiye siyaseti ise uzun yıllardır tam da bu tekrarların sahnesidir.
Her dönemde karşımıza bir “yeni” çıktı.
1960’larda “Ortanın Solu” dendi.
1990’larda “Yeni Sol” tartışıldı.
2000’lerde “Yeni Türkiye” söylemi ortaya atıldı.
Son yıllarda “Yeni CHP”, “Değişim”, “Yeniden Refah”, “Yeni Siyaset” gibi kavramlar gündeme geldi.
Fakat aradan geçen yıllara baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Gerçekten yeni olan neydi?
Çoğu zaman isimler değişti.
Logolar değişti.
Parti binaları değişti.
Sloganlar değişti.
Fakat karar alma biçimleri değişmedi.
Lider merkezli siyaset değişmedi.
Dar kadro anlayışı değişmedi.
Parti içi demokrasi değişmedi.
Sadakat kültürü değişmedi.
Eleştiriden korkan siyasal anlayış değişmedi.
İşte bu nedenle birçok “yeni” kısa süre sonra eskiye benzedi.
Çünkü yeni olan yalnızca söylemde kaldı.
Öz değişmedi.
Diyalektik düşünce bize şunu öğretir:
Niceliksel değişimler bir noktadan sonra niteliksel değişime dönüşmüyorsa sistem kendisini yeniden üretir.
Bir partinin adını değiştirmek niceliksel bir değişimdir.
Genel başkanını değiştirmek niceliksel bir değişimdir.
Yeni sloganlar bulmak niceliksel bir değişimdir.
Fakat siyaset yapma biçimi değişmiyorsa nitelik aynı kalır.
O zaman yeni olduğu söylenen yapı, eski yapının başka bir görünümüne dönüşür.
Yılan deri değiştirir ama yılan olarak kalır.
Bu nedenle siyasette asıl mesele kadroların yaşı değil, zihniyetin yaşıdır.
Yetmiş yaşında biri yeni fikirler üretebilir.
Otuz yaşında biri ise yarım asırlık alışkanlıkları taşıyabilir.
Gençlik tek başına yenilik değildir.
Yaşlılık da tek başına eskilik değildir.
Belirleyici olan düşünce ve örgütlenme biçimidir.
Bugün kendisini “yeni” olarak tanımlayan her siyasal oluşuma şu sorular sorulmalıdır:
Kararları kim alıyor?
Üyeler yönetime ne kadar katılıyor?
Adaylar nasıl belirleniyor?
Ön seçim var mı?
Eleştiri hakkı güvence altında mı?
Mali yapı şeffaf mı?
Liderler hesap verebiliyor mu?
Parti programı günlük siyasi ihtiyaçlara göre mi yazılıyor, yoksa toplumsal dönüşüm hedefi mi taşıyor?
Bu sorulara verilen yanıtlar değişmiyorsa, tabelanın değişmesinin fazla bir anlamı yoktur.
Çünkü siyaset yalnızca söylenen sözlerle değil, kurulan ilişkilerle tanımlanır.
Eski ilişkileri koruyarak yeni bir gelecek kurulamaz.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Fransız Devrimi yeni oldu; çünkü yalnızca kralı değiştirmedi, egemenliğin kaynağını değiştirdi.
Cumhuriyet yeni oldu; çünkü yalnızca padişahı göndermedi, yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal düzen kurdu.
Dünyadaki büyük dönüşümler yeni olduklarını ilan ettikleri için değil, toplumsal ilişkileri değiştirdikleri için tarihe geçtiler.
Siyasette gerçek yenilik; yeni bir logo tasarlamak değil, yeni bir siyasal kültür yaratabilmektir.
Yeni olan; lidere bağlılık yerine ilkelere bağlılığı koyabilendir.
Yeni olan; biat kültürü yerine katılım kültürünü yerleştirebilendir.
Yeni olan; sadakati değil liyakati esas alabilendir.
Yeni olan; eleştiriden korkmayan, hesap vermekten kaçmayan ve üyelerine güvenen örgütlenme anlayışını kurabilendir.
Aksi halde karşımıza çıkan şey yeni bir siyaset değil, eski siyasetin yeni ambalajıdır.
Ve tarih bize sürekli aynı gerçeği hatırlatır:
Eskiyi gerçekten aşamayanlar, sonunda eskiye dönüşürler.
Çünkü yeni, yalnızca eskinin içinden doğmaz.
Aynı zamanda onun sınırlarını aşabildiği ölçüde yeni olur.
